16 Kasım 2009 Pazartesi

Melek vs Şeytan

0 yorum
Evet şeytanla melek arasında gidip geliyorum. Çünkü ben hep şeytanı sevdim. Meleğin huzuru hep sinirimi bozdu benim. Ama bu defa şeytan ne kadar dürtse de beni, ilk defa melek de onunla başabaş mücadele edebiliyor. Bu savaşı kim kazanacak bilmiyorum ama bir an önce kazansa da kafamın içini rahat bıraksa...

Flora Whittemore'da der ki: “The doors we open and close each day decide the lives we live.

Her gün, her an yaptığımız herhangi bir hareket, bir anlık bir düşünce, herhangi bir anlık gafletimiz hayatımızı anında bambaşka bir noktaya götürebiliyor. Bir daha asla dönemeyeceğimiz bir yerlere gelmiş buluyoruz kendimizi. Nasıl oldu anlamadan...

"Live the moment" en sevdiğim ve en korktuğum şey bu yüzden. Anı yaşarken, geleceğimi hiç istemediğim bir şekle sokmak...

Bir de ciddi kararlar var. Almak istemediğim, mümkün olduğunca kaçıp saklandığım ama her yerde bulup sobeleyen cinsten. İşte çok uzun süredir kaçtığım her şey, alınması gereken her karar tam karşımda duruyor ve beni bu defa tam köşeye sıkıştırmayı başardı. Kaçacak yerim kalmadığına göre mecburum bu kararları almaya...



Adım attığım yerde almam gereken bir karar var. Büyüklü küçüklü kararlar. Zor ve riskli olan yolu her zaman sevdim. Hayatımı hep öyle yaşadım ama artık biraz daha huzur, daha fazla güven istiyorum. Belki daha az adrenalinle daha sağlam adımlar olsun istiyorum.

Zaman zaman çok istediğim, zaman zaman hiç de umursamadığım şeylere ulaşmak için bir adım sonrasını bilmediğim bir yola sapmakla, uğruna çok emek harcadığım mutlulukların hemen yanımda olacağı bir yolda şansımı denemek arasında gidip geliyorum. Öyle bir yol ayrımı ki hayat akışımın geri kalanını belirleyecek. Elbette meleğin söylediği gibi "hayatımın sonu" olmayacak. Ama şeytan bu, her şekilde kafa karıştıracak bir cümle buluyor buna karşılık...

Bu yüzden Theodore Hesburgh'un dediği gibi karar vermeye çalışıyorum: "My basic principle is that you don't make decisions because they are easy; you don't make them because they are cheap; you don't make them because they're popular; you make them because they're right."

Evim Güzel Evim

0 yorum
İnsanın evinden uzak olması fena bir şey... Ciddiyim. Tam olarak 5 haftadır evden uzaktayız. Annemle bundan sonra yaşayacağımız evi değiştirme kararı aldık. Haliyle annem bu kararla birlikte evin içerisinde bazı küçük (!) değişikliklere gitti. Yani ben küçük sanıyordum. Sadece mutfak ve banyo olarak başlayan tadilat yer karolarının ve parkelerinin değişimiyle devam ediyor. Bir de boya-badana işleri girdi araya ki off.

Bütün bu süre içinde ağabeyimin evinde kalıyoruz. Elbette kendi evimiz kadar rahatız ama insan iki üç evi birden evi gibi kabullenemiyor anlaşılan. "Yuva" dediğimiz şey tek olmalı. Kedileri de taşıdık oraya etkilenmesinler diye. Onlar bile 1 aydır yeni evlerine alışamadılar.

Tüm eşyalarım bir yerden başka bir yere taşınıyor. Haliyle her şey dolaplardan ve çekmecelerden, saklandıkları yerlerden çıktı. Kayboluşuna üzüldüğüm eşyalar, fotoğraflar ve elbette anılar...



Mesela yatak altından tam 18 tane fare çıktı. Oyuncak elbette. An Jin San'ın çok sevdiği ve her defasında kaybetti diye yenisi aldığımız tüm fareler meğer yatağın altında topluluk halinde duruyolarmış. O fareler onun için yakut değerinde. Öyle ki 24 saat oynamak isteyebilir. Hatta diğer ikisi oynayamasın diye yemek saatinde faresini su kabının içine atıyor. Yemeğini yedikten sonra faresini patileriyle sudan çıkarıyor ve oynamaya devam ediyor. Bugün hepsi bulununca deliye döndü birden. Aceleyle hepsini bir yerlere taşıyor yine. Diğer ikisi bulup oynayamasın onun farelerini :)

Bu süreç oldukça yorucu. Bir de yerleşme faslı var ki o gözümde fena büyüyor ve bu hafta bu fasıl başlayacak. Sadece kütüphanemin kitaplarını kolilerden çıkarmak bile beni bugün fena yordu.

Evinizin değerini bilin... "Home sweet home" diyebileceğim günleri görürüm umarım. 

08 Kasım 2009 Pazar

Miting Mi?

0 yorum
Kadıköy'de yaşayan biri olarak bu konudaki tek derdim her türlü mitingin ot kök demeden Kadıköy meydanda düzenlenmesi. Bir değil, iki değil... Hepsi burda!

Bugün de miting vardı.Neden? Kürtlere verilen hakların Alevilere de tanınması... Ya ben mi bu ülkede yaşamıyorum anlamadım. Bugüne dek kim kimi  ayrıştırdı diğerinden? Alevi Türk vatandaşı değil midir? Ama tabii "Kürt halkıyız" diyerek herşeyi sömürmeye meyilli, Kürtlerin bile kendi içlerine almak istemedikleri terörist kitleyi tepemize çıkaran zihniyet sağolsun, şimdi bütün etnik kökenler ayaklanacaklar.  Yakın zamanda sadece ve sadece Türk olan, bir etnik kökeni olmayan biz zavallılar kalacağız ortada!



Benim derdim bu da değil. Varsa bir ezilmişlikleri haklarını arasınlar elbette! Ama bakın bir şu görüntülere...

Şimdi her hakkını arayan Kadıköy sokaklarını mahvedip gitsin, bizim vergiler de bunlara mı gitsin anlamadım ben. Kendi hakkını ararken başkasının yaşam alanını deyim yerindeyse "boklayıp gitmek" nasıl bir yaklaşımdır?? Ben çözemedim. Çözebilen anlatsın!

06 Kasım 2009 Cuma

Azrail Jr.

0 yorum
Nasıl bir insanım, nasıl bir yaratılışım var gerçekten anlamıyorum.  Bu ara başımda bir küçük felaket bulutu esecek gibi yine.

Hani tek tek yaşandığında aklınızdan bile geçmez kötü düşünceli insanlardan gelecekler. Ama ne zaman mutlu olduğumu yazsam, bir sorun çıkıyor onu bozacak. Geçen haftadan beri saçma saçma küçük olaylar serisi var hayatımda.



Yeni bir komşumuzun evimize ziyarete gelip, "ayy ne güzel kediniz" nidalarıyla başladı her şey. Kedi ertesi gün insan gibi öksürmeye, insanlardan kaçmaya başladı. Nazara inanmak istemeyen bünyemiz ev değişikliğimiz yüzünden kediyi üşüttüğümüze yordu hemen olayı. Zavallı kedim 3 gündür antibiyotik tedavisi görüyor. Komşumuzun bayıldığı gözlerine günde 3 defa ilaç damlatıyoruz iltihabı için...

Sonra geçmişten pek de hoşuma gitmeyen bir şey öğrendim. Ardından işle ilgili güzel olabileceğini düşündüğüm bir gelişmeyi katil olmadan sonlandırmak için kendimi baya bir kastım.

Bu sabah erken saatlerde yüzümde bir sıcaklık hissederek uyandım. Hayatımda son 2 seneye kadar hiç kanamayan burnum kanıyordu. Gün içinde aralıklarla kanamaya devam etti. Ne yaparsam yapayım kanadı. Kitap okurken, yazarken, ... Anne tavsiyesi ile kafamı öne doğru eğmeyeceğim bir aktivite yapıp TV karşısına kuruldum CSI izlemeye. Onda bile rahat vermedi.  Bir de bir kaç damla kanayıp bitiyor. Tam yerimden kalkıyorum, duruyor.

Ha veteriner dönüşü annemle bindiğimiz taksinin bir minibüsle çarpışmasından bahsetmiyorum.

Etrafımızda dönen bir Jr Azrail var anlaşılan. İşinde pek başarılı değil ama rahatsızlık vermekte oldukça uzman.

p.s.: Sevgilimin aldığı nazar boncuklu bileklikleri bugün ellerimi yıkarken çıkarıp, takmayı unutmuşum. Alaka kurmamaya çalışıyorum. Paranoyaklaşıyorum galiba :)

05 Kasım 2009 Perşembe

Undo

0 yorum
Dün bir tesadüf eseri öğrendim, bir an öyle donuk kalakalmışım. Sonra üzüldüm, biraz kızdım. Ardından empati kurabildim. O zaman nötrlendi hissettiklerim.

Kanser teşhisinden itibaren 6 ay kadar tedavi gördü babam. 4 ayında ben İstanbul dışında okulda olduğumdan sadece 2 kere görüşebildik. Son 23 gününde evimizdeydi babam.

Babamın hastalığını bildiğim halde, durumunun ümitsiz olduğunu ve hastalığının son evresinde olduğunu, kısacası ölümünün beklendiğini ben hariç herkes biliyormuş ailede. Herkes "iyileşecek" derken gözlerime baka baka yalan söylemiş meğer.

Deliler gibi güvendiğim ailem benden saklama kararı almış. Kızmak, sinirlenmek, ne diyeceğini bilememek hepsi ardı ardına geldi. Bir kaç dakika içinde hepsini yaşayıp ardından bir anda sakinleştim ve kendimi yerlerine koydum. Ne 13 yaşında hayatı cıvıl cıvıl olan kızıma babasının artık fazla ömrünün kalmadığını söyleyecek bir anne olabilirdim, ne de küçük kardeşine bu durumu açıklamak zorunda kalacak bir ağabey... Kızamadım. Ben de yapamazdım. Kimbilir onların kabullenmeleri ne kadar zaman aldı? Soramadım. O kadar inanmıştım ki babamın iyileşeceğine, her sabah sevdiği adamın gün içinde biraz daha eriyeceğini, biraz daha zayıflayacağını ve daha çok ağrı - acı çekeceğini bilerek güne uyanan annemin kafasında dönen "ne zaman" sorusunu göremedim.

Kızamadım, ağzımı dahi açamadım. Zar zor "olsun" diyebildim. "Yeterince güzel anımız var" Yine de o an hayatımda bir "undo" tuşu olsun, bu kararı geri alabilelim istedim!Bilseydim ne olurdu ki? Babamı daha fazla yaşatamayacaktım. Belki her gün onunla birlikte benim de hayatımda bir şeyler eriyecekti. Bilseydim?

Bilseydim... 4 ay ayrı kalmazdık. Evet, okul ve dersler ters dönerdi. Belki sınıfta bile kalırdım. Şimdi olduğum yerde olamazdım ama babamla geçirdiğim 4 ay hepsine değerdi.

Bilseydim... 13 yaşında bir kız olarak her gün içgüdülerimle kavga etmezdim kendi içimde. Her gün "babam ölecek mi?" sorusunun çınladığı beynimde kendi kendime pozitif duygular aşılayabilmek için çırpınmazdım.

Bilseydim... Öyle ya da böyle biraz daha hazır olurdum hayatımda en sevdiğim erkeğin ölümüne.

Bilseydim... Yatıp dinlenirse daha çabuk iyileşir diye düşündüğüm için vazgeçtiğim herşeyi yapardım onunla. Daha fazla film izler, daha fazla şımarır, alabildiğim kadar çok sevgi ve öpücük alırdım babamdan.

Bilseydim... Daha fazla günümüzün olmadığını... Ona sormak istediğim herşeyi sorardım.

Bilseydim... Daha fazla fotoğrafımız olurdu yüzünü unutmaya başladığımı farkettiğimde bakmak için... Hatta belki bir video kaydımız olurdu şimdi tamamen unuttuğum sesini ihtiyacım olduğunda duymak için...

Bilseydim... Bilmiyordum. Belki böylesi daha iyiydi. Yine de bir "undo" isterdim.

09 Ekim 2009 Cuma

İyiler Her Zaman Kazanmaz, Çünkü Sayıları sadece 4

0 yorum
Anlamıyorum, anlamak istemiyorum...

Sadece 2 aylık küçücük bir kedinin boğazını kesip cami avlusuna atmanın mantığını anlamıyorum. Artık güçlü falan hissetmiyorum kendimi.

Bunu okuyup,hayvan seven, oturduğu yerden "ah vah" demeyen gerçekten harekete geçecek kişilere acil ihtiyaç var. Maddi ve manevi...

1 yıldan fazladır sadece 4 kişi Fatih Camii'ne atılan, büyüklü küçüklü,hastalıklı sağlam yavrulara bakıp tedavi ettirmeye ve artık zarar görmeyecekleri yaşam alanları bulmaya çalışıyorlar.

Hayvan sevmek bu ülkede dışarıdan "ay canıımm" demek. Kaç defa barınağa gittiniz ve üst üste yaşayan köpeklerin hayatlarına 5 dk tanıklık ettiniz? Sadece sokakta kaldırımda yattığı için ağzına tekme atılarak çenesi parçalanan köpek gördünüz mü mesela? Sokaklardan alınıp aç susuz ormana atılanlardan bahsedemiyorum bile.

Sadece 15dk ayırıp Ezber adlı şu kısa filmi izleyin. Bugüne dek hiçbir cümle sokak hayvanlarına yapılan işkenceyi ve barınak gerçeklerini bu kadar çırılçıplak anlatamadı. Bu filmi içiniz cız etmeden izleyebiliyorsanız yazının gerisini okumayın bile...

Lütfen yerlerinizden kalkın ve "ayyy yazııık" demekten öteye geçin. Haftada sadece 1 gün Fatih Camii'ne bakın. Bir barınağa gönüllü olun. Eminim, yemek yedirilmesi gereken ve bunu kendi başına başaramayan kanserli ve yaşlı bir köpek, felçli bir kedi vardır. Haftada bir gün bir fincan kahve eksik içip bunu bir hayvanın ameliyatına bağışlayın. Herkesin yapacak bir şeyleri var!Ama sonra değil, hemen bugün!

Fatih Camii'sine atılmaya devam eden, hastalanan kedilere yardım eden bu gruba üye olup, neler yapacağınıza göz atarak başlayın.

Bu bir film değil. Filmlerin sonunda iyiler kazanır. Bizim dünyamız kötülere emanet! Kötülere karşı bir avuç iyi çırpınarak bir şey yapamaz. İleride kedi ve köpekleri ucube şekillerde çocuklarımıza göstermekten hoşlanmayız sanırım. Dahası böyle giderse sadece kitaplarda, internette görebilecekler! İyilerdenseniz artık harekete geçin!

Bu kadar aç insan, hasta insan sahnesi sergileyecek gerizekalılardansanız uzak durun! Gidip kendi kendinize başınızı kuma gömüp, boş konuşmaya devam edin! Çünkü böyle cümleler kuran kimsenin de o insanlara yardım ettiklerini görmedim!


08 Ekim 2009 Perşembe

5 milyar dolar mı, tahıllı simit mi?

0 yorum
Size bir 34 bedenin en büyük sırlarından birini veriyorum: Sürekli yemek... Saat 02:10'da bile...

Ve bir 34 beden aslında size az veya normakl yiyormuş gibi görünse de aldanmayın. İşin sırrı sürekli atıştırıyor olmasında. Sürekli!

Kahvaltı eder, kahvaltıdan öğle yemeğine kadar geçen sürede sürekli bir şeyler yer. Çikolata, bir dilim Nutellalı ekmek, kavun,... Buzdolabını nedensizce açar karşısına geçip şöyle bir süzer, o an gözüne kestirdiğini alır.

İşte aynen bu şekilde toplantıdan çıktım, taksiye bindim. Çikolata yedim. Vapura bindiğimde canım elma suyu istedi. Onu da içtim. Ama vapurdan inip Akmar tarafına geldiğimde bir koku alıyormuş gibi hissettim.Ne kokusu bilemeyince oralarda gezinmeye başladım. Ve o sırada Komsu Fırın'a yaklaştığımı farkettim. Komşu Fırın, bir dönem takıntılı olduğum Beyaz Fırın'ın yerini aldı bile. Nedenini bilmiyorum. Bana çok daha sıcak ve sevimli geliyor. Tamamen içgüdüsel.

Komşu Fırın'ın en sevdiğim ürünü ise tahıllı simitleri... Çok sokak simitçisi delisi olmama rağmen ilk defa bir fırınının simitlerine bayıldım. Kendimi hemen attım içeri. Veee... Hayal kırıklığı. Görünürde hiç tahıllı simit yoktu. Ağladım ağlayacağım. Oysa pek çok yiyeceğe böyle bir aşk beslemem. Tüm yemekler birbirinin yerini alabilirler benim için. Tam suratım asılmıştı ki, fırından sıcak sıcak tahıllı simitler çıktı. İşte o an "tamam şimdi de 5 milyar dolar istiyorum" gibi iğrenç espriler yaptım kendime. O anda düşündüm de, o saniye bana 5 milyar dolar da verseler o tahıllı simite değişmezdim sanırım :) Ve ilginçtir benden önce kasaya gelmiş olan 3 kişi de 3-4 adet tahıllı simit aldı. O kokuyu duyup almamak mümkün değildi. 3 tane de ben aldım. Aslında bir simit için büyükçeler. Eve gelene kadar ki maksimum 10 dk sürmüştür, bir tanesi bitmişti bile.

Kendime şöyle harika bir çay demledim ve simitin yanına peynir,domates,zeytin gibi yan besinlerle TV karşısına kuruldum. Bu arada simitin ne kadar lezzetli olduğunun diğer bir göstergesi de aslında maması dışında hemen hemen hiç bir yiyeceği sevmeyen An Jin San'ın bile bir lokma simit için taklalar atması...

Kısaca aslında yolunuz Komşu Fırın'a düşerse, tahıllı simitler almadan geçmeyin derim.

Followers

 

My Blog List

Welcome

Bir 34 Bedenin Hayatı Copyright 2008 Shoppaholic Designed by Ipiet Templates Image by Tadpole's Notez